15 Mayıs 2012 Salı

"bayanlara özel" minik ARAlık testi!






(bildiğiniz üzere arkadaşlar, kadınlar çiçektir.)

-- 500 days of summer (beşyüz deys of samır) isimli filmi seyredip beğendiniz mi?
- evet - hayır

-- koca kıçınıza bakmadan hala "yok ben adonisli erkek isterim" diye tutturuyor musunuz?
- evet - hayır

-- "türk erkekleri gitsin, italyan erkekleri gelsin" gibi muhabbetler yapıyor musunuz hala 15 yaşındaymış gibi? (la havle)
- evet - hayır

-- "öyle bir geçer zaman ki" isimli diziyi seyrediyor musunuz?
- evet - hayır

-- (muhtemelen seyrediyorsunuzdur.) peki o dizide oynayan küçük osman'ı tatlı buluyor ve "ayy canııım, yeriiim" gibi salak salak tepkiler musunuz?
- evet - hayır

-- facebook profilinizde "gotye - somebody that i used to know" paylaştınız mı? (çok pis yatırdım şimdi.)
- evet - hayır

-- babet giyiyor musunuz?
- evet - hayır

-- zerre anlamadığınız halde, sırf dıravdan entellik olsun diye sergidir, festivaldir vs.dir etkinliklere katılıyor musunuz?
- evet - hayır

-- sosyal paylaşım sitelerinde futbol muhabbeti yapıyor musunuz? (bizim kahvedeki bayram abi gibi)
- evet - hayır

-- kendinizi "zooey deschanel"a benzetiyor musunuz? "aynı ben" diyor musunuz?
- evet - hayır

-- kadıköy barlar sokağında elinizde bomonti ile geziyor musunuz?
- evet - hayır

-- adeta bir dayı, adeta bir emmi gibi nargile içiyor musunuz?
- evet - hayır

-- "tatlı krizim geldi" ayağına çikolataları löp löp götürüp, sonrasında "ay kilo aldım, vay kilo aldım" diye tripten tribe giriyor musunuz?
- evet - hayır

-- "metalci" misiniz?
- evet - hayır

-- "lan, la, oğlum, abi yaaa, bebe" gibi kelimeler kullanıyor musunuz, aynı bir yılmaz, aynı bir ali kemal gibi?
- evet - hayır

-- steve jobs öldüğünde babanız ölmüş gibi tribe girdiniz mi? (yavrııım, kınalıııım)
- evet - hayır

.................................................................

bir çoğunuz biliyorsunuzdur ama, ben yine de hatırlatayım. eğer bu sorulardan en az bir tanesine bile "evet" cevabı verdiyseniz ARAsınız. üzülmeyin, hemen hemen hepiniz ara olduğunuz için pek bir sorun teşkil etmeyecektir bu. umarım bu dev hizmetimden memnun kalmışsınızdır. ileride yepyeni testlerle görüşmek üzere,

sevgilerimle.




Erhan Kabakçı - 1977, Fransız Guyanası

30 Nisan 2012 Pazartesi

GENİŞLETİLMİŞ ARALIK TESTİ
















saygılar ve sevgiler değerli arkadaşlar. daha önce facebook üzerinde paylaştığım üçüncü ve dördüncü ARAlık testlerimi, blogumda da siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim. umarım bir çoğunuz bu testte kendinizden bir şeyler bulmazsınız. 




işte o test:




- şafak sezer ve işlerini komik buluyor musunuz?
- evet - hayır


- "büyük ev ablukada" denen müzik (?) grubunu seviyor, dinliyor musunuz?
- evet - hayır


- sıklıkla gitar virtüözü övüyor musunuz? (örn: "abi malmsteen saniyede 152 nota basıyormuş" gibi)
- evet - hayır


- "mor ve ötesi dönemi solcusu" musunuz?
- evet - hayır


- künefe, kerhane tatlısı, baklava gibi nefis tatlılar dururken, gidip vafıl mı tercih ediyorsunuz?
- evet - hayır


- daha iki sene öncesinde futbol ile ilgilenen insanları kıro bulurken, bugün twitter/facebook gibi ortamlarda holiganlık yapıyor musunuz?
- evet - hayır


- "pilli bebek" dinliyor musunuz?
- evet - hayır


- "hayvanları sevdiğim için et yemiyorum" ayaklarına yatıp gizli gizli dürümleri götürüyor musunuz? (çakallar)
- evet - hayır


- "abi çingeneler süper yaşıyor, sürekli dans, sürekli eğlence." düşüncesine katılıyor musunuz?
- evet - hayır


- "machine"e takılıyor musunuz?
- evet - hayır


- "ıssız adam", "babam ve oğlum" gibi filmleri seyredip ağladınız mı?
- evet - hayır


- istanbul'da düzenlenen "oktoberfest"e gittiniz mi keriz gibi?
- evet - hayır


- "aylin aslım"ın aktivistliğini samimi buluyor musunuz?
- evet - hayır


- artık iyice baymış olan pepee videolarını hala sağda solda paylaşıyor musunuz? (yeter lan yeter!)
- evet - hayır


- (bu sefer sert giriyorum) "behzat ç." seviyor ve seyrediyor musunuz?
- evet - hayır


- sürekli "bomonti" adlı birayı övüyor musunuz, sanki para alıyormuş gibi? (inceliğe dikkat ediniz.)
- evet - hayır


- "arabesk sevmem ama orhan gencebay ayrıdır. rakı içerken sırf orhan dinlerim" diyenlerden misiniz?
- evet - hayır


- poi çeviriyor musunuz?
-evet - hayır


- gittiğiniz barlarda dj kabinine gidip "ya biraz da türkçe çalar mısın?" diyor musunuz?
- evet - hayır


- twitter da milleti takibe alıp, karşılığında onlar da sizi takibe alınca (yaklaşık 1000-2000 kişi), takip ettiğiniz insan sayısını 20lere düşürüp "fenomen" olmaya kasıyor musunuz? (bir çoğunuz yapıyorsunuz bunu, çakallar!)
- evet - hayır


- yine twitter üzerinde size atılan her mentionı retweetliyor musunuz?
- evet - hayır


- "leyla ile mecnun" isimli diziyi seviyor ve seyrediyor musunuz?
- evet - hayır


- "kafepi"ye (herhangi bir şubesi) takılıyor musunuz?
- evet - hayır


- daha 2-3 sene önce anadoludan istanbula okumaya geldiğiniz halde, film festivalleri, yok efendim dırrik sergisi, yok efendim şöyle entellik, böyle kuntellik festivali tarzındaki şeyleri kaçırmadan takip ediyor musunuz?
- evet - hayır


- hala instagram için ios - android kapışması yapıyor musunuz salak gibi? (sahiden ya)
- evet - hayır


- cumartesi gecesi evde olduğunuzda, bunu twitter, facebook gibi sosyal medya araçları aracılığıyla bütün dünyanın duymasını sağlıyor musunuz? (örnek: "cumartesi evdeyim hayret. benim için çok ilginç bir durum vs. vs.)
- evet - hayır


"taksim krizim geldi", "dans krizim geldi", "tatlı krizim geldi" gibi cümleler kuruyor musunuz? (arada tokat kriziniz de gelse keşke.)
- evet - hayır


- sıklıkla nutella övüyor musunuz?
- evet - hayır


- facebook a FEYS diyor musunuz?
- evet - hayır






..............................................................


bildiğiniz üzere, bu soruların bir tanesine bile "evet" cevabı verdiyseniz ARAsınız. üzülmeyin, yalnız olmayacaksınız. sizden çok var.








sevgilerimle,




Erhan Kabakçı, 1973 - Santa Barbara

22 Şubat 2012 Çarşamba

ARALIK TESTİ (ara mısınız, değil misiniz?)




-- can bonomo dinliyor/seviyor musunuz?

-evet -hayır


-- kokoreç sizi iğrendiriyor mu?

-evet -hayır


-- tim burton işlerini sever misiniz?

-evet -hayır


-- halil sezai dinliyor musunuz?

-evet -hayır


-- "abi pink floyd zamanında her şeyi denemiş yeaa" düşüncesini savunuyor musunuz?

-evet -hayır


-- "behzat ç."nin bugüne kadar yapılmış en iyi yerli dizi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

-evet -hayır


-- pilli bebek dinliyor musunuz?

-evet -hayır


-- "yalan dünya" isimli diziyi seyredip gülüyor musunuz?

-evet -hayır


-- "öpüşelim mi?" esprisi yapıyor musunuz?

-evet -hayır


-- "yetenek sizsiniz", "o ses türkiye" gibi yarışmaları hiç kaçırmadan takip ediyor musunuz?

-evet -hayır


-- "hadise"yi güzel buluyor musunuz?

-evet -hayır


-- "dubstep" seviyor/dinliyor musunuz?

-evet -hayır


-- siyah, kemik çerçeveli gözlük takıyor musunuz?

-evet -hayır


-- tumblr hesabınız var mı?

-evet -hayır


-- "sosyal medya uzmanı" mısınız?

-evet -hayır


-- tango, salsa, bachata vs. dans dersleri aldınız mı?

-evet -hayır


-- tuttuğunuz takım maç kaybederse hemen twitter üzerinden fenerbahçe ye küfür ediyor musunuz?

-evet -hayır


-- "adam haklı beyler", "panpa" gibi inci sözlük ağızları kullanıyor musunuz?

-evet -hayır


-- "troll bilimi" isimli sayfanın çalıp çırptığı şeyleri paylaşıyor musunuz?

-evet -hayır


-- ankARA'nın en güzel şehir olduğunu mu düşünüyorsunuz?

-evet -hayır


...................................................


evet arkadaşlar, bir "ARALIK TESTİ"nin daha sonuna geldik. çoğunuzun da bildiği gibi bu sorulardan en az bir tanesine bile "evet" yanıtı verdiyseniz, üzgünüm ama "ARA"sınız. ama üzülmeyin, yalnız değilsiniz, sizden çok var. iyi günler dilerim sevgili arkadaşlar, sevgilerimle.

18 Şubat 2012 Cumartesi

bazen olmayabilir. hatta olmaz.

merhaba sevgili okurlarım. çok çok uzun zamandır yazmıyorum bir şeyler, gerek de duymuyorum. zira ne zaman dürtüklensem içten içe o zamanlar yazdığımı, çalışmaktan ve içmekten kafamı kaldıramadığımı (bir de skyrim, fallout new vegas, mass effect 1-2, ve maalesef hala oblivion) düşünürsek normal şeyler bunlar. hani kalkıp bunların hiç biri için açıklama yapmama gerek yok, zaten bilen bilir, zor mevzular bunlar.

ha neden kalkıp bloga geri zıpladım, neden bir şeyler yazmaya kalktım, basit. arkadaşlar size başarı kazanmak için bir şeyler anlattım daha önce, öyle veya böyle denediğiniz. başarısızlık öykülerimi de anlattım ufaktan. şimdi anlatacağım sey ne bir başarı ne de bir başarısızlık öyküsü. en azından ben kategorilendiremedim, size kalmış. sonuçta siz de ağaç değilsiniz, eninde sonunda "his" sahibi insanlarsınız, hepinizin başına gelebilir. belki de kendinize inanmanız gerektiğini farkedersiniz.

tövbe ettiğiniz insanlar olabilir, ismini anmaya bile tövbe ettiğiniz. ondan sonra daha geniş ve uzun bir yola çıktığınız, yol boyunca otostopçulara bile itimat etmediğiniz (ki zaten otostopçulara güvenenin ceviz kadar aklı yoktur) kendi kendinize ilerlemeniz gerektiğini anladığınız bir yol olabilir. dünyanız kendi etrafınızda dönebilir ve siz bundan gayet memnun olabilirsiniz. dünyanızın bu denli ekseninde dönmesi ve bunun size bağlı olması, kendinizi çok güvende hissettirebilir. çünkü bu gerçektir. her şeyden daha gerçektir. olması gerekendir, çünkü SİZsinizdir, SENsindir. bundan sonra SENli konuşacağım.

tam olarak SEN olduğuna inandığın, tam olarak ister istemez bütün varlığınla, tavuk butundaki derilerden ayrılmış ve lezzetli et olmuşçasına SEN olduğuna emin olduğun anlar olabilir. "sen" istediğin gibi sen olup, bütün dünyanın etrafında döndüğüne inanabilirsin. gücünün doruğunda zannedebilirsin kendini, gerçekten öyle olabilirsin (ama olmayabilirsin de). sana göre dünya da senin, evren de senin olabilir. başarılısındır, güçlüsündür. önünde herhangi bir şeyin duramayacağına eminsindir. "tamamdır".

ama bazen dünya öyle dönmez.


bazen olmaz. etrafında döndüğüne inandığın dünya böyle tersine de değil, anlaşılmaz bir şekilde dönmeye başlar. yörüngesi bozulan dünyan gitgide güneşe yaklaşmaya, ısınmaya başlamıştır. bu soğuklarda iyi gider demiş olabilirsin, o sıcaklığı sevmiş, ısınmayı ve üzerinde yıllarca biriktirdiğin buzların çözülmesini sevmiş olabilirsin. insan da olsan, koca bir dünyasın aslında, ne yöne dönersen dön. sen etrafında dönmediğini, aslında kendinin bir dünya olduğunu anlayıncaya kadar.

güneşin ne olduğunu anlayan insanlar da olabilirsiniz. ve ay gibi sadece geceleri ortaya çıkıp güneşten gelen ışıklarla parlamayı da seçebilirsiniz. güneşin o ışıklarla aydınlattığı dünya olmayı siktiredip sadece ay olmayı tercih edebilirsiniz, ama ay isteseniz de istemeseniz de dünyanın etrafında dönüyor, ışığını yansıttığınız güneşin gündüz aydınlatıp, gece siktirettiği dünyada.

çok fazla güneştir, aydır, yörüngedir konuştum, daha basite inmek gerek. aslında başından beri gereken de bu (sadece "the smiths" arada gelince geliyor).


kısacası;

sevebilirsin arkadaş, sevmek ayıp değil. "ulan hiç işim olmaz" dediğin insanları da sevebilirsin. bir anda karşınıza çıkıp beklemediğin bir anda seni, o çok sert ve sağlam olan SENi, su isteyen köpek gibi dili dışarıya çıkmış halde bırakabilirler.

sevebilirsin, yanında uyanan, mutfakta yemek yaptığında gelip sana sarılan, hasta olduğunda sana bakan, akşamları beraber kokoreç yemeye çıktığın, kimselere -hatta kendine bile- anlatamayacak kadar çok sevebildiğin, sabahtan akşama - akşamdan sabaha dinlettiği şarkıları dinlediğin insanlar olabilir. yanında özgürce saçmalayabildiğin, belki de kendini kötü tanıttığın insanlar olabilir. doğma büyüme yaşadığın şehirde o ve kendi memleketinden arkadaşları arasında sessiz kalıp şovlarını da seyredebilirsin, olabilir.

seversin, olur.


hani düşünürsün belki, "ulan işte bu" dersin. bütün aksiliklerine bütün "sana uymayan" yönlerine rağmen kabul edersin. kendi anana bile hediye almayan sen, kalkıp sabahın köründe kargo ararsın. yaparsın. sıkıntı duymazsın. işlerin bozulabilir, her şey olabilir, dünya hali, normal. koşturursun. sıkılabilir senden. durduk yere "ben geçmişimi özledim ama yanındayım" diyebilir.sen de salak gibi, peşinden gidersin hala. sevmek zor evet. seversin. vazgeçilecek gibi değil ki anasını satayım, bakışını, gülüşünü sana sarılmasını unutamazsın. hep "nasıl istersen" dersin, "yapma etme, beni bırakma" diyemezsin. artistsindir çünkü. ne kadar artist de olsan "O" odur. sevdiğin insandır.


unuttuğun bir şey var okur, kendini açıp "ne" olduğunu gösterirsen, aynı obi wan kenobi karşısındaki general grievous gibisin. çat diye vurur seni tam kalbinden. yana yana da geberirsin (hiç tavsiye etmem). anladığın halde ısrarla "sen beni anlamıyorsun" tümcesini duyuyorsan, zaten iş işten çoktan geçmiştir.

sonra bir gün başka birini sevdiğini anlayabilirsiniz. daha doğrusu bu gerçeği artık gözünüze soka soka ilan etmiş olabilir.

işte o gün ailenizin yanına gidin.
.......................
yani arkadaşlar, sevmekle bir bok olmuyor.
ama bazen olmuyor, bazen.
ya da sanırım,

olmaz.

(olsun, sevmek ayıp değil)

23 Haziran 2011 Perşembe

Bir Başarısızlık Öyküsü - SAMET VE BEN





("başarısızlıklardan ders alın, ibret alın!" temalı hikayelerime devam ediyorum. yaşanmış olması sizin canınızı benim kadar sıkmıyordur eminim. bazen "yapacak bir şey yok" demekten hiç ama hiç keyif almadığımı bilin. özellikle şu "ORUÇ" dönemimde.)

"xx.xx.2004"

Bahar erken gelmiş, erken bitmiş ve koskoca olacağına emin olduğum bir yaz başlamıştı. "Bu yaz da çalışmam aga ben, sırf makara kovalarım" moduna tee bahardan girmiştim. Diri bir genç olarak, yaz boyunca yapmam gerekenler, daha az yoran bir iş bulup (bulamazsam da evden yiyip) sürekli ekmeğime, ortamlarıma, eğlenceme bakmam idi. Basit aslında. Mega bir bütçeye sahip olmasam da, her türlü takılabileceğim bir takım yollarım vardı. Ancak o dönemde en yormayan iş (öyle bir şey de vardı ya sahiden) bile gözüme inanılmaz büyük görünüyor ve "aman ya ne uğraşacağım" tepkisiyle karşılanıyordu içimde. Gençtim, fırtınalar sağlamdı.

Çevremde sürekli değişen - ancak sabit 2-3 kişinin olduğu - bir arkadaş kalabalığına sahiptim. "Tayfa" demeyi o zamanlar çok severdim, "he ya bizim tayfa" derken mesela. Ancak şimdi hiç hoşlanmıyorum, neyse önemli değil. Az-çok bir kalabalığımız vardı, şu anda (2011 itibarıyla) barların masalarla doldurduğu, girişinde özel güvenliklerin durduğu sokaklarda takılan, it gibi içen insanlardık. Rahatsız da olmazdık hiç o durumdan, şimdi olsa yine olmam. Yükselen yaşam kalitesi olarak "küçük beyoğlu" denen (eski arka sokak) yerde işe girmeyi örnek gösteren insanlar, o zamanlar da vardı tabi ki. Ha tabi o zamanlarda "içe" girilirdi; belirli bir tayfanın içine. Şimdi ise hem işe, hem de kendileri gibi (bence bizim o en sikik halimizden bile boş) BOMBOŞ bir kalabalığa karışıyorlar., Neyse çok uzatmayayım.



Trakya da okurken (sene 2000) Samet isimli bir arkadaşım vardı. İlk üniversite yıllarımda baya baya anlaşabiliyordum kendisiyle. Sonuçta istanbulluydu. Ancak tabi yetişme tarzı da aynı ismi gibi, "kuran da geçiyor bak" şeklindeydi. İçmezdi, "rak metal severim, ama allaha küfretmesinler" derdi sıkça. Bayrampaşalıydı. Haftasonları, Lise öğrencilerine ders vermek için istanbula dönerdi. Sonraları istanbula dönmek yerine, kendi (5 kişi kalınan) evinde ders vermeye başladı. Değişik adamdı samet. Okulun her eğlencesine gelir, kolasını içer, sabaha doğru "abi vazife var, ben müsadenizi alayım" der kaçardı. Ne zaman o yıkıntı haldeki öğrenci evime gelse, "abi sen bana geçenlerde çok sert bir şeyler dinletmiştin ORBİT mi ne? ondan açsana." derdi (orbital değil bu arada, obituary). Açardım, kasetçalarımda sert sert dönerdi "Slowly We Rot" albümü, ki hala ara sıra kasetçalardan dinleme şerefine sahibim. Bence çok güzel.

Ben okulu 2002 gibi bıraktım, yapamıyordum. Kafam basmıyordu termoya, makine elemanlarına. Yapabileceğim tek şey de, paşa paşa siktiretmekti. Tabi ki ileride ne yaparım ne ederim zerre düşünmemiştim. Zaten her haftasonu istanbula dönen biriydim ki, buradaki ortamdan kopamamıştım. Gittiğim gün arkamdan yasin okumuş samet. Çok üzülmüş. Ona karışık bir kaset yapmıştım gitmeden. İçinde yok yok, 90lık tdk ya doldurmuşum impaled dan cannibal corpse a, judas priest den motörthead e, emperor dan sarcofago ya. Ne bulduysam doldurmuştum, bilememiştim felaketim olacağını.
...........


2004 e geri döndük. yine arka sokak olayları, yine bir takım saçmalıkların tavan yaptığı, muhteşem eğlenceli, sabaha kadar bitmeyen o "ne hatun kaldırırsam yanıma kar" tarzı takıldığımız, abuk gecelerimizi geçirmeye devam ediyorduk. Yazı kışı yoktu. Belli bir saate kadar kadıköyde zaman geçirip, sonra arka sokağa atıyordum kendimi. Tamamen boş, ve cepte üç benş kuruş parayla. Misafirlerimiz sık sık oluyordu. İstanbula okumaya gelmiş, garip dertli anasından babasından gelen paraları bize saçmayı seçmiş bir çok "hevesli" genç oluyordu (şimdiki aklım olsa, o sokağı ben alırdım tee o zaman. zira mantık aynı). Midemizi, ak ve karaciğerlerimizi bir şekilde dolduruyorduk her gece, sayelerinde.

Bir gün "ERHAAAN FAKYUU KABAKÇIIII" diye bir ses duydum. Evet bu cümleyi duyduğumda, sesi de hatırlamam gerçekten içimde akan erimiş demir acısı hissetmek gibiydi. Dönüp baktığımda, hayatım boyunca gördüğüm en kötü şeylerden birini göreceğimi tahmin edemezdim. "SAMET BAYRAM!"

Saçlarını uzatmış, üzerinde bol kurukafalı bir metallica tişörtü ile, elini o o malum şekilde kaldırıp UU AAAA BÖÖÖ diye sesler çıkartıp yanıma geldi. "Naber ya dostum, bahsettin o kadar geldim. Artık ben de sizdenim" diyerek çevredekilerin "ne lan bu" bakışları arasında yanıma geldi oturdu. Ve sanırım o gün o ortamda benden daha şaşkın bir insan evladı daha yoktur, olamaz.
...


Birbirinden saçma bir çok şey söyledikten sonra (en sonunda) "e oğlum ne iş, ne oldu sana?" diye sorduğumda, "ya abiii sen bana bir kaset verdin ben o zaman anladım metal müzik dinleyenler neden böyle oluyor. o müzik insanı kesinlikle değiştiren bir şey. o müzik aynı bir kutsal müzik gibi" diye cevap verdikten sonra, sürekli BÖÖEEAAA diye bağırmaya devam etti. Çantasını açtı ve beni daha şoke eden şeyler çıkarttı. Evet makyajlı fotoğraflar çektirmişti. "İnternette gördüm abi ölüm metal yani death ve black araştırırken" dedikten sonra, çorlu daki parklardan birinde sabaha karşı çekilmiş çok ama çok değişik, bir o kadar da rezalet fotoğraflarını gösterdi.

Gülemedim de, şaşırdım. daha iki sene öncesine kadar içinde "depozito" diye atmadığımız bira şişelerinin olduğu torbayı bile tutamayan SAMET BAYRAM nasıl bu hale gelmişti? düşündüm bir. Çok da düşünemedim gerçi. Zira kafam güzeldi ve sürekli güreş tuttuğumuz "ayşegüller ve yurttan kaçanlar orkestrası" nı bekliyorduk. Samet "ben bir bira alayım geleyim ya metal kardeşim." dediğinde, kabus görüyorum sandım. Gitti geldi tekele, iki tane 70 lik venüs almış, trakya da öğrendiği gibi. (bazı adetler hiç değişmiyor.) Neyse bir yandan içiyoruz, -tabi ki venüs ü şişeden içen her insan gibi o da ilk yudumda köpürttü- hayatının çok değiştiğinden. yakında gitar alması gerektiğinden, benim ona gitar dersi verip veremeyeceğimden ve ulan benim aslında rahatça verebileceğimden, hani bir şarkım varmış lambalamba diye onu öğrense yeteceğinden bahsetti. İkram ettiği birayı bitirip, tekele yönelirken "ayşegüller (bu geceki ekmek kapımız)" aradı ve biramı alıp sokağa döndüm.

....


Döndüğümde gördüğüm manzara içimi acıttı, "oo ben erhan metalika nın üniversiteden arkadaşıyım" ile başlayan bir muhabbetin nereye gideceği gerçekten karmaşık idi, özellikle söz konusu insan SAMET BAYRAM ise. İşin garibi, tayfa içinde onu bozmaya çalışanlara ise "hehee hee hee" tarzı cevaplar veriyordu samet. Yıkılmaz, yenilmez gibiydi o an.

Ayşegül beni kenara çekti, ona karşı ne kadar sinir bozucu davrandığımı, neden onu başka yerlere davet etmediğimi, sürekli bu kadar kalabalık ve "tipibozuk" insanın içinde ne işi olduğunu sordu. aklım tamamen bizim samet ve bombalarında olduğu için akıl sağlığıyla yanıtlayamadım. Bağırdı, çağırdı. "Yurttan kaçarak hayatımı tehlikeye atıyorum ama sen sadece böyle davranıyorsun" diyerek, aslında hiç sallamadığım tribini attı. Kadınlar için her zaman normal gördüğüm bu olay, o zaman da bana koyacak bir şey değildi. ayşegül ve yurttan kaçırdığı kızlar arasında Nazlı diye bir tanesi vardı. Güzel giyinmişti, ama panklarla, itlerle dolu bir sokağa uygun değil. Sanırım düğüne gidecek sanıyordu kendini. Gecenin "hiç olmazsa, son çaresi" olarak düşünmüştüm onu. yurda dönemezlerdi, ev de müsaitti.


Saatler ilerledi, samet "ya metal dinleyen herkes böğürmeli ya bürütal metaaal" diye bağırmaya bir yandan da kızlarla konuşmaya devam ediyordu. Kafam gerçekten güzel olmaya başlamıştı. O anda ayşegülden de, ortamdaki diğer ahtapotlardan da tiksinir olmuştum. İçtim, içtiler. Daha çok içtim, daha çok içtiler.

Sonuç:

Samet, Ayşegül ü artık nereye, nasıl götürdüyse ilk milli olma tecrübesini yaşarken, ben yatağımda "ay belime dokunma utanıyorum, ay ben öpüşemem kii, ya elleme korkuyorum vs." cümleleriyle boğuştuktan sonra, "tamam uyu ben de filme bakıp uyuycam zaten" diyip DAVARO seyrettim. Şener Şen in boka bastığı sahnede, başarısızlığımın tezahüratları yükseliyordu, dolu dolu gözlerimden inat edip akmayan yaşlara dönüşürcesine.

........



oluyor böyle şeyler. dikkat edin.





Sevgilerimle,


Erhan KABAKÇI, 1972 - Endonezya



.........................


başarısızlık yazıp google da aratınca "ümit özat" çıkıyor. daha büyük başarısızlık mı var ulan?

9 Haziran 2011 Perşembe

Uzay/Zaman Kavramı Üzerine





Bir zamanlar deli gibi hastası olduğum dizi olan SİHİRLİ ANNEM in star tv ekranlarında yeni bölümlerinin başlamasına çok coşarım, çok sevinirim diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Sevindim tabi ama öyle coşku dolu, fener şampiyonluğunda caddede delirir gibi sevinemedim. Neyse ki türk dizi tarihindeki en nitelikli oyuncu olan TACİ yine ekranlardaydı. Günü ve saati iş saatlerimle çakışıyordu ama olsun. Diziport var, esenlerdizi var, varoğlu site var dizi seyredebilmek için. Problem etmedim o yüzden, "ne de olsa tekrarlarını seyrederim hem reklamsız mis gibi ooh" diyerekten.

Defne Joy Foster ın ölümüne üzülmüştüm, dizide eksikliği de bariz hissediliyor. Zuhal Topal ın canlandırdığı ve "AAAAVNİİİ" diye çıkışlarıyla o zamanlar kalbimde tahta sahip olan Suzan karakterinin eksikliği de hoş değildir. (gerçi zuhal topal eskiden kütütr kütürdü. şimdi çıkıp suzan ı canlandırsa eski etkiyi yaratır mı bilmiyorum). Çilek karakterini canlandıran Zeynep Özkaya büyümüş ve o eski sevimliliğini yitirmiş. Evin büyük çocuğu (adını unuttum, çok cins bir çocuktu zaten) "cücük sakal" bırakmış, üniversite ye başlamış, mala vurur hale gelmiş. Gerçi eski bölümlerden beri hep aynı kızla beraber (Tuğçe). Tuğçe desen varil gibi olmuş, bizim çocuğa veriyor mudur bilinmez. Ama o kadar süre zarfında bu çocuk bu kıza katlandıysa, kesin bir takım numaraları vardır. Yoksa karım olsa o kadar sene katlanmam arkadaş. İki tane de yeni velet girmiş diziye de, çok bakmadım onlara.

Dizinin en kilit oyuncularından biri de Ferhunde Hanımlar ile hayatımıza giren, Sihirli Annem dizisinde Sadık rolünü canlandıran Şahap Sayılgan. Adama hep aynı rolleri veriyorlar. Böyle biraz pısırık, biraz kılıbık ama sevgi dolu baba/damat. Ferhunde hanımlar dan beri hep aynı hep aynı. Tıpkı bir Volkan Severcan vakası gibi. Ona da hep ibne, kunek, travesti, pezevenk vs. rolleri verirlerdi. Hoş şimdi de çocuklar duymasın da yine biraz kunil gibi ama adam rolü vermişler. Bunca yıl vuvarladığı karizmasını belki bu şekilde kurtarabilir mi bilmiyorum. Kısfmet.

Betüş, Dudu Peri, Perihan Teyze karakterleri aynı eskisi gibi, hiç bozulmamış. Dudu her defasında bir takım dolaplar çeviriyor, sonrasında betüş durumu farkediyor, perihan teyze de gelip olayları düzeltip, dudu ya ceza veriyor. Yani bölümlerin genel konusu aynı, herhangi bir değişiklik yok. Arada TACİ (adamım) görünüp oyunculuk dersi veriyor resmen. Bence daha çok rol vermeliler taci ye.

Gel gelelim, içinde böyle bolca sihir, büyü, ışın, uzay vs. gibi fantastik öge barındıran (Legend Of The Seeker ı bile ezer kanımca) bir dizinin, tabi ki bolca efekt cart curt olayına ihtiyacı olacak. Genel olarak baktığımda, dijital efektlerin dünya standartlarının da üstünde olduğunu düşünüyorum (sadace bir kere bulutlarda yürüme sahnesini beğenmemiştim. ama sadece bir kere). Nasıl HBO nun Lost u, (hadi lost demeyelim, tarzları farklı) veya Game Of Thrones u gibi dünya çapında seyredilen bir dizi olamamasına şaşırıyorum Sihirli Annem'in. En az bir Game Of Thrones kadar iyi zira. Hem o da fantastikli, büyülü.

Diziye yeni gelen karakterler arasında (iki velet hariç) dikkatimi çeken biri de, Suat Sungur tarafından canlandırılan Avni karakterine yazan hatun oldu. Avni de ona yazıyor tamam, olay karşılıklı, Avni skor yolunda. Ama Suzan dan sonra olmadı bu. Suzan karakteri nerede, bu "miss çorum 2006" kıvamlı kadın (Selena da çocukların üvey annesi karakterini canlandırıyordu hatta) nerede. Oyuncu seçimleri yanlış olmuş.


İlginç bir şey daha var ki, ne zaman bir arkadaşla (adam tabi. ya ne olacaktı?) "ulan çok sıkıldım filim veya dizi mi atsak?" desem aklıma ilk bu dizi gelir, eski bölümlerinden açarım bir iki tane. Hatta en sevdiğim bölümü olan, çileğin zamanda geçmişe, geleceğe uzaya falan gittiği bölümü açarım. Yarısında arkadaş "ya olum oz moz bişey tak da izleyek bu ne da?!" tepkisi verir. Aslında biliyorum, başından sonuna kadar seyretse o da sevecek, o da hastası olacak Sihirli Annem in. Bence siz de deneyin, gayet güzel dizi.

...............................

Şimdi diyeceksiniz, "abi blogun genel konseptinin epey dışına çıktın. hani av taktikleri? hani ortam önerileri? vs. vs.". Valla arkadaşlar, yaşlandım sanırım böyle yeni av sahaları, yeni av yöntemleri geliştirmeye ultra üşenir, yorulur hale geldim. Meydanı, enerjisi ve libidosu yüksek, yangınlardan yangınlara koşan gençlere bırakmayı daha uygun buldum. Ha tabi, her konuda danışabilirsiniz eskiden olduğu gibi. Ama işte şimdilik biraz duruldum gençler. Yaşlandık diyoruz ama unutmayın,

"bu yaşlı kurtta hala bir kaç numara var."



Sevgilerimle,

Erhan KABAKÇI - 1966, Cajamarca

6 Haziran 2011 Pazartesi

"Evet, ben de ata binmeyi severim"




Epey zamanı var aslında bu olayın (giriş tümceleri kullanmadan zart diye girdiğim ilk yazım oldu evet. en çok kutluyorum kendimi). Senede 1-2 defa gerçekleştirdiğim "dur bakalım ne olacak" temalı yolculuklardan birine - bir takım dış ve iç gazlar sonucu - çıkmıştım. Şehir ismi vermek istemiyorum açıkçası, zira çok da iç açıcı bir şehir değil. "Görsen anadoluyu" isimli çocuk şarkısının zaten büyük bir kolpalar pınarı olduğunu biliyordum zira çocukluğumdan beri. Ama hani insan merak da ediyor, İstanbul u bırakıp anadolunun dandirik bir ilinde okumaya giden kadının amacı nedir diye (ben ettim siz etmeyin).

Daha otobüse bindiğim anda "ya bu sefer de bir takım salvolara gidiyorsun ama, saman kokarak döneceksin" diyordum kendi kendime. Yanımda oturan ve aslında yerim olan "cam kenarı"nı vermek istemeyen bir dayımsı (dayıdan çok sigara izmaritine benziyordu, hem görünüş hem koku olarak) ve otobüste oynatılan mega rezil filmler, çalınan müzikler ve "sığiçermisiğiz?" diyen bir muavin olmasına rağmen, en azından yanına gittiğim kadını düşünerek bir nebze avunmaya çalışmıştım. Yol uzun değildi aslında. belki üç belki dört saatti. ama benim bunu anlamak için yolculuk sonrasında, saatimin aslında bozulmadığını anlamam gerekliymiş, bu da ayrı bir olay.

İndiğim otogar, her otogar gibi karmaşık, "daha bavulumu almadan yanıma gelip "nere gidicen abi götürelim, öğrenci misin?" diyen adamlar ve iğrenç bir tavuk döner kokusuyla kaplıydı. Hoş, sokaktan beslenen bir adam olmama rağmen, şu tavuk döner denen kepazeliği oldum olası sevememişimdir. Kızın beni gardan alacağını düşünüyordum, zira öyle anlaşmıştık. Şarjı bitiklerde olan telefonumla aradım. Çaldı, çaldı. Evet telefonumun şarjı azdı, zira evden çıkışım bile bir anda olmuştu. Gelsene yanıma dediği an, "bak gelirim ama" diyip. "gel gel özledim seni" cevabını alarak ani bir gaza gelişti aslında beni bu saman kokulu yolculuğa çıkartan. Alkollü internet kullanmak, bir çok kazaya sebebiyet verebiliyor.

Tabi ki "sahiden" oraya gitmem kızı şaşırtmış olacaktı ki, son anda uykusundan uyanıp "gardayım" diyebildikten sonra "geli.." diyebildi. Evet, şarjım da bitmişti ve öyle hıyarca bir aceleyle evden çıktığımı da düşünürsek, şarj aletimi de yanıma almayı unutmuştum normal olarak. (Daha önce benzer bir yolculuk yaptığımda da, evin telsiz telefonunu çantama atmıştım evet. Acele edince hep bir takım abukluklar oluyor.) Oradaki METRO TURİZM (chris rea - road to hell, iyi şarkıdır) yazıhanesine gidip zar zor şarja taktım telefonumu. hani arar eder diye de başında bekliyordum. Ama görevlinin "nereden geldi lan bu dingil" manalı bakışlarına maruz kalmak da hiç hoş değildi. Daha da hoş olmayan, oradaki bir güvenlikçinin devamlı "ya işte birader sivası şampiyon yapmıyorlar. yapsalar var ya, sivas şampiyollar (evet aynen böyle dedi) liginde de oynar da işte özellikle yapmıyorlar. demirören para vermiş." diye beynimi çekiçlemesiydi. Bir an önce tekel bulup bir kaç "bişey" içmek, sanırım kızı görmekten bile daha iyi gelecekti.

Tabi ki etrafa sora sora bir tekel bayii buldum. sabahın 9unda bulduğum tekeldeki adamı alsam, tırt bir zombi filmi çevirip "zombilerin başkanı" rolünde oynatsam, bi daha george romero yu anan bir insan evladı daha olmazdı şerefsizim. Benim bildiğim tekel bayileri muhabbete gelen adamlardır. Palyaço burnuna hem şekil hem renk olarak benzeyen gözler ve gerçekten su kaplumbağası kabuğuna benzeyen yeşil/kahverengi bir tene sahip adamlar görmeye pek alışkın değilim. Kuytu bir yer bulup (tabi ki gazete kağıdına sarılı) biramı içiyor bir yandan "ulan yazıhaneden telefonla çantam gitmesin?" diye kuruntu yapmaktaydım. Ama sivaslı güvenlikçi sonuçta bana "ben bakarım kardeş onlara ayıpsın." demişti.

İki bira içip, iki tane de ceplerime koyup yazıhaneye geri döndüm. Oralarda içebileceğim daha kuytu yerler bulşacağımdan eminim zira. Sivaslı güvenlikçiye bluetooth dan nasıl şarkı atılabileceğini de öğretip sevap işledikten sonra kızı aradım ve "ya geliyorum da.... ev çok dağınık rahatsız olmazsın dimiii? cümlesini duydum. Dağınık olan ev miydi başka olaylar mıydı bilmiyorum, çok da umrumda değildi. Bir anlık gazla çıktığım o saman kokulu yolculuğumun karşılığını almalıydım.

Sonunda geldi. Neden bu kadar geç kaldığını sormaya gerek duymadım, zira makyajından, kılık kıyafetinden anladım az çok, uğraşmış. Ama benim üzerimde sadece bir tişört ve eşofman altı vardı. Diğer kılık kıyafet çantamdaydı. "Ne de olsa genelde evde takılırız" diye düşünerek yola çıkmıştım zira. Gelmesiyle beraber keyfim az biraz yerine gelmişti, ta ki "ya eve gitmeden önce biraz sana şehri gezdireyim" diyene kadar tabi.

Saat 11 civarı artık cebimdeki iki birayı da içmek için 1-2 kuytu yer bulup (bir tanesini başka bir tekelde soğuğu ile değiştireyim derken yaşadığım problemi anlatmıyorum bile.) bir nebze olsun rahatlamaya çalışırken "çok içiyorsun yaaaa" cümlesini işittiğimde başımdan aşağıya bir demlik çay dökülmüş gibiydim. "Ya canım eve gidelim mi artık, hem yorgun hem uykusuzum. Biraz dinlenelim" dedim. Neyse ki yüzümdeki o "bir gecede her şeyini kaybetmiş adam" ifadesi bir şekilde işe yaradı ve eve gidebildik; çok saçma sapan bir yerde olan, çok saçma sapan eve.

Kızla ilgili heveslerimin gitgide azaldığından emin olduğum için, yolda aldığım biraları dolaba atıp (iğrenç bir dolaptı), bir tanesini açıp kanepeye uzandım. Üzerime örtmek için getirdiği ördü, askerdeki koğuşumdan daha beter kokuyordu. Tabi ki "buna balık mı seriyorsun?" diye sorduğumda, "ya ev arkadaşım pek yıkanmaz. istersen benim örtümü vereyim?" dedi. O anda, ondan bana, örtüden başka hiç bir şey vermemesini istemiştim. Ne işim vardı ulan orada? Biraz uyuyup dinlenip. uyanıp dolaptaki biralarımı da içip, istanbula döneyim bvari diye planlar yaparken uyumuşum.

Akşamüstü uyandım. Boğazımın kuruluğu canımı yakıyordu ve ağzımın köle götü gibi koktuğundan emindim. "İyi uyudun yaa, günaydın canımmmmm!" tarzı neşeli bir atağa geçktikten sonra kız, uyku sersemliğiyle ancak "HE" anlamına gelebilecek basit bir sarılıştan sonra lavaboya yönelip, elimi yüzümü yıkayabildim. "Bir şeyler hazırladım" dedi. Karpuz, peynir ve çayın olduğu bir masada sadece bir kaç bardak su içip (çaydan nefret ederim), dolaptaki biralarımdan bir tanesini açıp içmeye başladım. Bitireyim de gideyim. Garda en azından bir dürümcü bulurum düşüncesindeydim. Ama o sırada, aslında hiç ihtimal vermediğim ama iyi ki de kabul ettiğim (ileride anlarsınız.), "ya bu akşam seni şehrin en güzel barına götüreyim ben" cümlesi geldi. Tabi ki başta, yüzümü ezilmiş ve çocukların top oynadığı kola kutusu gibi buruşturup "yok ya sanmıyorum" dedim. Ama bir şekilde ikna edebildi beni; edebileceği tek şekilde.

Akşam 10 gibi evden çıkmak üzere plan yaptık. Ben dolaptaki biralarım bitince, hem bira hem de adam gibi etli bir şeyler yemek için dışarıya çıkıp, hayatımda yediğim en klas köftelerden birini yiyip, biraz daha bira alarak eve döndüm. Hazırlanmasını bekliyordum, zira (anlattığı kadarıyla) burada onu epey el üstünde tutuyorlarmış. İstanbulluluğunu an biraz belli edince, orada herkese öyle yapıyorlarmış da vs vs. Odadan çıktığında "oha düğüne mi gidiyoruz?" tepkisi verdiimde, masada oturup skol içmeye devam ediyordum. "aa sen hazırlanmadın mı hala?" diye sertçe çıkıştı bana. "E noolcak ya iyiyim ben böyle işte." dediğimde, "bi berbere gidip şu sakalını kesersin sanmıştım. hadi o neyse de, eşofmanla mı geleceksin yaaaaa!" diye zılgıtı çekince, çantamdan pantolon çıkartıp (bildiğin düz kot) "olur mu ya bu DÜŞES!" diye gerek alaycı, gerek sinirli bir şekilde seslenip, yüzünü buruşturmasına rağmen "e ne yapalım olsun bari" demesiyle sinir katsayımı yükseltmişti. "Aman neyse, bari bu geceyi de kotaralım, sabah uzarım artık" demiştim içten içe. O yüzden çantamı da yanıma aldım, ne olur ne olmaz.

Evden çıktık. Ayağında, o yürümeyi asla beceremediği topuklularla (lan bu kız eskiden pank falandı.) o iğrenç anadolu şehrinin sokaklarında taksi durağına kadar yürüdük. "Oo x hanım yakşamlar, yine çoğşıksınız. Bu arada meraba abi" diyen ve sürekli yol boyunca "valla x hanım, siz burada öğrencilerin ablası olduğguz artık. Sizinle ne kadar gurur duyulsa az." tarzı cümleler kuran taksici bizi o ilin en lüks mekanının önüne getirdikten sonra, taksi parasını da verdim (çok tuttu) ve indik.

Mekan, İstanbulun ortahalli mekanlarına benzer bir yerdi işte. Öğrenci kısmı takılıyordu genelde. "Önce 1-2 tane dışarıda içelim, sonra içeriye gireriz ya" önerim de "ya alkolik misin sen? hem içeride epey ucuz" diyip de fiyatı söyleyince epey epey sevindim, daldık içeri. Bizim kız tabi yaş olarak bu öğrencilerden bir kaç yaş daha büyüktü. kimine göre abla, kimine göre "lan bi kıstırsam" durumu vardı. Kol kola içeriye girdik. Sanki ilk defa görmüşlercesine "vaaay x abla hoş geldin" diyen ufaklıklar ve yaşı yakın/üst sınıf vs. olduğu belli olan "vaay x yaa hoşgeldin hoca yaaa" diyen tırtolarla doluydu mekan. Hayatım boyunca bir daha asla yüzlerini görmeyeceğimden emin olduğum bir sürü tıngız insanla tanıştıktan sonra
(kızların da çoğunun gider katsayısı çok ama çok düşüktü. o gece, o şartlarda penaltı da vermezdi bana hakem) biraz elimi yüzümü yıkamaya gittim.

Alkolün ucuz olmasına sevindiğim için yüzümde devamlı bir gülümseme vardı. Ya dünyanın en güzel ve en dırdır yapmayan kadını gelse, bu tarz bir mekanda 2 liraya bira içmek kadar güldüremezdi yüzümü, eminim. Ama işte sonuçta yalnızdım. yanımda kız olsa bile, hani etrafında bin tane insan fırdöndü, bense hepsiyle dalga geçerek konuşuyordum. İşimi soranlara "ATA BİNİYORUM" diyordum. "Nasıl yani?" diyenlere, "Böyle işte at üstünde savaşan figüran oluyorum hep. çok iyi ata binerim" diyordum. Bir ara abartıp "Hayatımda atlardan daha önemli bir şey yok. İnsanlardan daha çok atlarla anlaşabiliyorum." diye sıkıp baya bir ilgi çekmiştim üstüme. ta ki şu cümleyi duyana kadar: "evet, ben de ata binmeyi severim!"

Arkamı döndüğümde, bir zamanlar "arka sokak" duvarlarına "ata binmeyi severim" yazarken tanıştığım basçı Tuğçe geldi. "Hala mı atlar?" diye sordu, güldük, sarıldık. O ortamda bir tanıdık bulmak çok ama çok güzeldi. "Burada ne yapıyorsun lan küheylan?" diye sorduğumda, "burada çalıyoruz abi bu gece. viski?" cevabını aldım. çantasından viski çıkartıp bardağıma doldurdu biraz. Benim kızla tanıştırmak istedim de, ikisi de yanaşmadı. Belli ki aralarında mevzu var. Karıştırmadım. Az biraz Tuğçe ile lafladıktan sonra benim kızın yanına geldim, tabi ki limonlu kuzu beyni gibi buruşuk bir suratla karşıladı beni ve bütün gece tripten tribe koştu. Sallamadım. İçtim, içtim, içtim....

........

Uyandığımda, barın karşısındaki bankta, sırtımda çantam (hiç çıkartmamıştım evet, çıkartmam), üzerimde biraz mideden çıkan dürüm parçaları bulmuştum. Hala tam anlamıyla ayık değildim, saatim de en son baktığımdan 2 saat ilerideydi sadece, takribi 02:10 civarıydı yani. mekan dörde kadar açıktı ve içeri girmeye çalıştım. çalıştım, zira zorluk çıkarttılar, "damsız almıyoruz" diye. Benim kızı aradım, açmadı. Belki de duymamıştır. Ama neyse ki tuğçe yi aradım ve tesadüfi bir şekilde moladaymış, açtı ve beni geri aldı içeriye "oğlum naptın sen?" diyerek.

Neler yaptığımı az çok anlatmaya çalıştılar, ama hala anlayamayacak kadar sallamaz, umursamaz ve "ya biraz daha içeyim" derdindeydim. benim kızı arıyordum bir yandan da sağda solda. tuğçe beni oturttu bir yere ve sahneye çıktı. İnsanların bana bakışı baya korkar gibiydi. Ulan ben ne yaptım acaba "diye düşünmeye de başlamıştım ufaktan. Bir bira almıştım ve içemiyordum. Düşünüp düşünüp "ulan ne ettim acaba?" diye soru soruyordum kendime. Yine benim kıza bakınmaya çıktım, iyi ki çıkmışım (yerde 20 lira buldum). Eninde sonunda buldum, bulmaz olaydım.

Bulmaz olaydım, zira "TESELLİ EKİBİ" toplanmış, tahminimce "o herifi nereden getirdin bak sarhoş oldu, seni de üzdü bu gece" tarzı konuşmalar yapmaktaydı. Hatta aralarında numune bir tip kalkıp "gel birader dışarıda konuşalım seninle." dediği an durumun ehemmiyetini kavrayıp "haa bunlar da beni palazlayıp artistlik yapacaklar, en iyisi ben erken davranıp artistliğin kralını yapayım!" diye düşünüp (ay lav düz mantık) adama "esnaf kafası" attım. sonrası bildiğiniz karambol ve alın bu arkadaşı dışarı.

.................


yine banktaydım, bir şekilde tekel bulup bira aldığımda saat 5 e geliyordu. Tuğçe aradı, içerideki olayları duymuştu tabi. Geldi yanıma "oğlum sen hiç mi akıllanmayacaksın lan?" dediğinde "sikerim ya, iyi muz" diye cevap verdim. "Gel bizde kal" dedi, evi mevi varmış orada. Sabah gideceğimi ve 1-2 saat takılsak yeteceğini belirtmeme rağmen, "yok ya gel kal, kusmuk koka koka binme otobüse bari. uyu, uyanınca gidersin istersen" dedi. Makul geldi evine gittik. Duş aldım, kendime gelir gibi oldum. Evde içecek sadece votka ve kola olduğunu öğrendiğimde aslında epey de sevinmedim değil. Buraya neden ve nasıl geldiğimi, neler yaşadığımı, neler gördüğümü ve nasıl canımın sıkıldığını anlattım. Güldük.


.......................


Sonra bir 5 gün daha kaldım orada.

Evet ata binmeyi hakikaten seviyorum.
............................................................................



"kime niyet, kime kısmet. ekmek nereden çıkar hiç belli olmaz arkadaşlar!"




sevgilerimle,


Erhan Kabakci, 1974 - Bangladeş